saykolojist

inanilmaz sabirli birisi bu..

nasıl ekliyorsun resimleri yazılara dedim benim gibi bilgisayar ozurlu birisine bile dakikalarca anlatti..
bende boyle garip birsey ekledim iste..

burada bi zamanlar bi yazi vardi hergun bir kahve tadinda kitap gibilerinden onun bugun ilk gunu soyle birsey paylasmislar mutlu oldum 🙂

[blockquote source=”İKIRCIKLI BIRICIK, İLHAMI ALGÖR
İLETIŞIM YAYINLARI. S.21-26″]

Bugün Biryudumkitap’ın ilk günü. Bizimle bu heyecanı paylaştığınız için müteşekkiriz. Var olun. 

Bir gece

    Evdeyim. Kedi kıvrılmış uyukluyor. Geçenlerde ona çizmeli kedi filmi izletmeyi denedim. İlgilenmedi.

    Masa başındayım. Kağıt kalem vadisinde. Bir şey yapacağımdan değil. Kağıda bakarak ruh çağırıyorum. Kendi ruhumu. Ya da kendime bir ruh.

    Boş kağıda, kağıdın lekelerine bakmayı severim. Lekeleri zihnimde görüntüye dönüştürürüm. Belli belirsiz görüntüler. Belirsizlikleri nedeniyle her an bir şeye, insan yüzüne, yüzdeki bir anlama dönüşebilirler. Veya bedenin bir duruşuna, edasına. Siz de yardımcı olursanız eğer.

    “Belirsizlik vaadkar bir aralıktır,” diyor bir tanıdığım, “bazı insanlar o aralıkta yaşamayı sever. Böylece kendilerini oyalar, oluşlarını ertelerler. Kendini kandırmak da insani bir hal’dir.”

    “Nasıl yani?”

    “İnsanın kendisi olduğunu sandığı kişi, bir ölçüde kurgu olabilir. Şartların dayattığı tercihlerin kurgusu.”

    Tanıdığımın adı lazım değil. Kocasının cenazesini uzaktan izlemek zorunda kalmış kuşağın bir kadını. Dirayet Hanım’ın torunu diyelim.

    Dirayet Hanım’dan bahsetmek isterim. Bin dokuz yüzlerin başlarında Bağdat’ta doğmuş, Halep’te yaş almış. Peder bey’i erken vefat etmiş. Ana kız dul ve yetim kalmış, dayı beyin yanına göçmüşler. Dayı bey candarma subayı. Osmanlı topraklarında at koşturuyor. Topraklar hızla küçülüyor, atlar artık daha kısa mesafe koşuyor.

    Dayı bey İstanbul’a tayin oluyor. Dirayet Hanım’ı bozkır’da bir şehrin yatılı kız mektebine veriyorlar. Tatillerde İstanbul’a, dayı bey ve anasının yanına geliyor. Kartal, Yakacık civarları. Komşular Rum, Ermeni. Bayramlarda görüşüyorlar. İstanbul işgal ediliyor. Komşular ile görüşmez oluyorlar. Bazı günler Dirayet Hanım güzelce giydirilip İstanbul’a iniliyor. Dirayet Hanım cebine toplu iğne koyuyor. Tramvayda palikaryalara batırıyor. O kadar büyümüş. İğne batırma duygusu da büyümüş.

    Dayı bey Anadolu’ya tayin aldırıyor. Kuvayi Milliye’ye katılıyor. Dirayet Hanım ve validesi yine dayı beyin yanına göçüyorlar. Herkes, her şey göçüyor. Osmanlı göçüyor. İnsanlar göçüyor. Yeni yönetim, palikaryaları karşı kıyıya gönderiyor. Palikaryalar, iki bin senedir buralılar ama şimdi gittikleri yerde birileri onlara “Türk tohumu” diyor. Kelimeler palikaryalara iğne olup batıyor.

    Dirayet Hanım Konya muallim mektebinde tahsiline devam ediyor. Atatürk Konya’ya geliyor. Dirayet Hanım Atatürk’e hitaben bir konuşma yapıyor. Konuşmayı izleyen, İstanbul muallim mektebi talebesi genç bir adam, Dirayet Hanım’a aşık oluyor. Aşkını takip ile dayı beyin huzuruna çıkıyor:

    “Yeğeninizin desti izdivacına talibim.”

    “İki evin tek kızıdır. Şımarık büyüttük. Gece tuvalete gitmeye üşenir, lazımlığa işer.”

    “Efendim kendilerine altın lazımlık yaptırırım.”

    Artık çiçeği burnunda muallim mektebi mezunu ve evliler. Dirayet Hanım şehre değil de bir köy mektebine tayin için ricacı oluyor. Ricası kabul oluyor. Yolu, at arabası ile 6 saat süren bir köye veriliyorlar. Dirayet Hanım metruk bir mekanı yalınayak temizliyor, okul ediyor. İnsan temizlendiği takdirde okul olabilecek bir mekanın nasıl metruk kaldığını merak ediyor. Fakat henüz konu bu değil. Dirayet Hanım, kadınlara okuma yazma seferberliği başlatıyor. Kadınlar için çalışmayı seven bir kadın.

    Çocuklar doğuyor büyüyor. Dirayet Hanım öğretmen, damat bey okul müdürü. Damat bey bahçıvanın kızı ile ilgili. Çok ilgili. Çok fazla ilgili. Boşanıyorlar. Oğlanı Dirayet alıyor, kız babada kalıyor.

    Dirayet Hanım Diyarbakır’a tayin aldırıyor. Metruk bir binayı daha okula çeviriyor. Diyarbakırlılar, Kürtçe derler, başka bir dil ile doğup büyüyor. Kürtlere Türkçe öğretiyor.

    Kadınlara milletvekilliği yolu açılıyor. Bir at’a biniyor, seçim propagandası için yollara düşüyor. Yolda düşüyor. Kolu kırılıyor.

    Bir gün vaktiyle beraber yaşadığı, çocuklarını büyüttüğü ev’e gelmesi gerekiyor. Ev’e giriyor ki bütün eşyalar, perdeler, örtüler, yaygılar her şey değişmiş. Bahçıvan’ın kızı, evin yeni hanımı. Tutamıyor Dirayet Hanım. Halıya sıçıyor.

    “İnsanın kendisi olduğunu sandığı kişi, bir ölçüde kurgu olabilir,” diyen tanıdığım, böyle bir kadının torunu. Belki daha sonra her ikisinden de söz ederim. Sanki şimdi yeri değil. Boş kağıda bakıp leke görmeye dönesim var.

Kağıtta

    Veya kağıdı bahane ederek zihninizde her ne görüyor iseniz, gördüğünüzü çizmek için yola çıkarsınız. Yol sapar, ortaya başka bir şey çıkar. Böylece yeni bir şey görür, onun peşine gidersiniz. Bakıp bakıp uydur diyelim. Kim tutar sizi?

    Bazen kağıtta leke görmem. Kağıdı bile görmem. Dalar giderim. Kalem alır başını gider. Mesela az önce kağıtta bir vapurun baş güvertesinde oturan bir kadın belirdi. Yakası bağrı geniş oyulmuş bir bluz, göğüs kafesi, omuzlar ve boyun olarak belirdi. Yüz çizilmemiş. Geniş bir sine, belirgin köprücük kemikleri. Kalem oraya fazla çalışmış nedense. Şahsen böyle bir şey çizmeyi düşünmemiştim.

    “Seni ben çizmedim,” dedim köprücük kemikleri belirgin kadın karalamasına, “kalem çizdi.”

    Rivayete göre, insanlığın kurda kuşa hürmet ettiği zamanlarda, avcılar bir ayı öldürdüklerinde; “Ayı kardeş, seni biz öldürmedik, kargalar öldürdü,” derlermiş. O zamanın insanları, ruh denilen şey’in canlı ve incitildiğinde gelip boğazınıza çökebilir olduğuna inanırlarmış. Ayı’nın ruhu intikam peşine düşmesin, kargadan bilsin diye “biz yapmadık, o yaptı,” derlermiş. “Buna kargalar bile güler” lafı oradan gelirmiş. Bir şey bildiğimden değil. Uyduruyorum.

    Avcılar da uydurmuş. Uydurdukları şey, hayatlarının gerçeği olmuş. Bu da bir terbiye diyelim. Hayat terbiyesi. İnsanoğlunun, durumları işine geldiği gibi eğip bükmesi, insanlığı temsilen uzaya gönderilecek şeyler listesine girer mi acaba? Bakmak lazım. Şimdi vakti değil.

    Karaladıklarıma baktım.

    Onları çizen kalem değil de ben olduğuma göre, dedikleri bu muydu? Bilinçaltım neden yüz çizmekten kaçınmıştı. Bilinçaltı, köprü altı gibi bir şey mi idi? Yukarıda gün ışığındakiler ile aşağıda gölgedekiler gibi mi? Birbirlerinin varlıklarından haberdar olan ama her biri, sanki diğeri yokmuş gibi…

    Derler ki; “Eğer bir isim ağızdan çıkar ise, o isme sahip kişinin kulakları çınlar. Çiziktirmek de aynı kapıya çıkar. Eğer o kişi uzakta veya artık yaşamıyor ise hayaleti gelir. Gelirken yanında bir an getirir. Böylece aynı an içinde iki farklı an yaşarsın: İçinde bulunduğun an ve hatırladığın…”

    Böyle sözlere pek itibar etmem. Fakat hakikaten bir an geri geldi. Adı lazım değil, çok gerekli ise “vapurda karşılaşılmış köprücük kemikleri belirgin kadın” diyelim., kanepede uzanmış uyukluyordu. Veya uykuya sığınarak benden, derin fikirler deryasında gezinirken çıkardığım hışırtılardan korunuyordu:

    “Zamanın geçtikçe iyi şeyler getireceğine inanmıyorum. Zamanın iyi şeyler getirmek gibi bir derdi olduğuna inanmıyorum. İleride bir yerlerde iyiliğin bizi beklediğine inanmıyorum. Hayatın tekamül, gelişim, inkişaf, ilerleme diye kendinden menkul bir mecburiyeti olduğuna inanmıyorum.

… Meğer ki dünya denilen gezegen esasen bir yürüme bandı imiş. Meğer ki her şey bizim kuruntumuz imiş. Yürüme bandı üzerinde gelip geçen bir vakit’e “hayat” demek, ancak böyle bir kuruntu ile mümkün imiş.”

    Yattığı yerden kafasını kaldırdı, “Çamaşır makinesinin kapağını açmak gerek,” dedi.

    Öyle, şey gibi kaldım. “Şey”in ne olduğunu bilemedim. Yanı başımda Küçük Prens ve kuzusu belirdi. Bakıştık. Yan yanalığımıza mana veremedik. Gün gelir, zaman aşar da manasızlığımızdan kurtuluruz diye umduk. O umma an’ı içinde, zamanın getiren değil de götüren bir şey, bir kayık olmasını diledik. Kayığa binesimiz geldi. Öte yandan bana, bir kuzu ile kayığa binip gitmenin henüz vakti değil gibi geldi.

    Bıraktım kağıdı kalemi, kalktım masadan. Geri gelen an’ın, gelirken getirdiklerinden kaçmak istedim. Mutfağa gidip demledim. 42 numaralı Tirebolu çay’ı. Bazıları suyu kaynatıp çayı doğrudan haşlar. Ben çayı hafif ıslatır, nemlendirir süzerim. Çay tanelerinin buğulanmasını tercih ederim.

    Kuzu peşimdeydi.

    Çaresizlik hissi gibi bir şeydi. Kalbim sıkıştı. Adeta yandı. Kurtulmak istedim. Nasıl kurtulacağımı bilemedim. Buzdolabının kapağını açtım. “Bakkal peyniri” derler, bir kalıp beyaz peynir ile bakıştım. İyi geldi. Sakinleştim. Döndüm masaya, halimi uzaylılara rapor ettim:

    “Geçmiş geri geldikçe beni mutsuz ediyor ise geçmemiş midir? Hala burada benimle mi yaşamaktadır? Zaman yolculuğu dedikleri bu mudur? Yolcu, zaman’ın kendisi de, yolculuk mekanı ben miyim? O esnada kalbim neden yanıyor? Arz ederim.”

[/blockquote]

cok guzel yapistirdim ama 🙂

biz kendilerine tesekkuru bi borc biliriz efenim..
benim morisime cok benziyo bu salak
daha cok yazardim ama gorusmem var simdi
hep unutuyorum yazmayi sori

 

gokan edit: *italyanlar gibi* Bravooo! Hergün daha iyiye gidecek bence kocakafa 🙂

Submit a comment